Böyle Gitmez...Hiç bir yere varamazsın...Yürek dur, dinlen...Bir anda bulamazsın!

4/4/2009 -


Love Story - Taylor Swift
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/3/2009 - NAZIM / PİRAYE AŞKI

Kategori: Ask-i Muhur

'Nâzım'ın kalbinin kızıl saçlı bacısı' Aşkı ayakta tutan sır, vuslatsızlık mıdır? Ferhat, Şirin'ine kavuşamadığı için mi aşkları destan olmuştur? Romeo, Jülyet'le evlenip çoluk çocuğa karışsa, ilişkileri yine asırlarca dilden dile gezer miydi? Yoksa Enis Batur'un dediği gibi "Aşkın sigortası mesafeler" midir?
Bu görüşte olanlar için en iyi kanıt, Nâzım - Piraye aşkıdır.

"Yüzyılın Aşkları" belgeseli bu akşam, "kavuşunca dağılan" ama şiirlerde hâlâ yaşayan bu ilişkinin öyküsünü getiriyor ekrana... Nâzım, "kalbinin kızıl saçlı bacısı"yla 1930 yılında tanıştı. 1950'ye kadar 10 yıldan az birlikte olabildiler. Kalanını hapiste geçirdi Nâzım... Hapislik yıllarında, bu topraklarda hemen her aşka düşenin birbirine yazıp yolladığı güzelim şiirler ve mektuplar yazdı; tablolar, sandıklar, kutular, kolyeler yaptı karısı için...

24 yaşındaki Piraye ise bir yanda ilk evliliğinden olan iki çocuğuna bakıyor, bir yandan hapisteki eşine kitap, elbise, moral taşıyordu. 40 yumurta Şairin hayatında Piraye'nin yerini anlamak için onun A. Kadir'e söylediklerine kulak vermek yeter: "Çekmediği kalmadı benim yüzümden kadıncağızın... Ama ne sağlam kadındır bir bilsen... Hapiste 40 kişiysek bana bir yumurta yedirebilmek için etraftan bulup buluşturur 40 yumurta getirir hapishaneye. Çünkü bilir onlardan ayrı yiyemeyeceğimi... Tembelleştim mi, 'Hadi bakalım yeter bu kadar tembellik' der, kapatır beni odaya... Böyle yazdım Şeyh Bedrettin Destanı'nı..."

Piraye'nin oğlu Memet Fuat, hayatının son döneminde yazdığı "Nâzım Hikmet" biyografisinde o zor yılları birbirinden ilginç ayrıntılarla anlatır. (Adam, 2000). Nâzım'ın, dayısı Ali Fuat Cebesoy'un çabalarıyla Bursa hapishanesine nakledildiğini, burada daha rahat çalışma imkânı verildiğini, arada iki saatliğine banyo iznine çıkıp Çekirge'de bir otel odasında Piraye ile hasret giderebildiğini anlatır. Lakin utangaçtır Piraye... Yalnız başına oraya gelip kocası da olsa iki saatliğine bir adamla otele kapanmaya çekinir. Hele bir gardiyanın "Gelin bizim evde buluşun" davetine Nâzım'ın sıcak bakmasıyla deliye döner: "Komünistler için neler dediklerini biliyorsun. Bunu nasıl kabul ederiz" diye çıkışır kocasına...

O buluşmalarda çekilmiş fotoğraflar, o fotoğraflara bakılarak yapılmış tablolar, o buluşmaların ardından yazılmış hasret dolu mektuplar ve aşk yüklü şiirler bugün Piraye'nin (müzeleştirilmek için destek beklenen) evinde saklanıyor. Neler hissetmişti? Memet Fuat mektupların çoğunu sağlığında yayımladı. Nâzım'ın mektupları iki cilt tutmuştu. Ancak Piraye'nin cevap mektupları yayımlanmadı. O, bu ilişkiyi nasıl yaşamıştı? Neden eşinin istediği gibi, peşinden gidip hapishane çevresinde bir eve yerleşmemişti? Nâzım bir gün başka bir sevdaya düşüp çekip gidiverdiğinde neler hissetmişti? Memet Fuat'ın oğlu Kenan Bengü ve eşi Yeşim sayesinde, bir dosya içinde gün ışığına çıkacağı günü bekleyen o sevda mektuplarına ve ikilinin özel albümünden fotoğraflara ulaştık. "Görülmüştür" diye damgalanacağı için mahcubiyetle yazılmış o mektuplarda, en güzel aşk şiirlerine ilham olmuş bir kadının sevdası ve çilesi okunuyordu. Adı, Nâzım'ın saatinin kayışında yazan kadın: PİRAYE İşte o saat...! Ankara cezaevinde kol saatinin içini boşaltmış ve oraya karısıyla çocuklarının bir fotoğrafını koymuştu Nâzım... "Artık her zaman gözümün önündeler" diyordu. Saatin kayışına ise tırnağıyla Piraye yazmıştı. Yıllardır Piraye'nin evinde saklanan o saat, Nâzım'ın çok bilinen bir şiirine konu oldu:

"Senin adını/ kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.

Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtlı katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek/ bana yasak..."
Suskun kadınlar
"uykularım bölünüyor artık şu konağı bekliyorum
söyle ey muhabbet kuşunun tüyü söyle ölüm ne zaman."

Ne zaman okusam bu şiiri, gözümün önüne ahşap bir konak penceresinde kurşuni saçlarıyla eceli bekleyen mahzun bir kadın yüzü gelir. Yalnızlığına hatıralarını katık edip gönlünü doyuran bir yitik çehre...

Bir sükût abidesi...
Piraye'nin evine gittim geçenlerde...
Yeniler belki adını bilmez; oysa bir nakarat gibi çınlar onun ismi bizim kuşağın zihninde:

Hatice Zekiye Pirayende...

Nâzım'ın karısı... "kalbimizin kızıl saçlı bacısı..."
Sonu hüsranla bitmiş 10 yıllık bir ilişkinin kadın kahramanı...
Torunu Kenan, cömertçe açtı iki katlı, kâgir evinin kapılarını...
Gelini Yeşim, gururla gösterdi, bu şairane aşkın fotoğraflarını... Nâzım'ın güzelim tabloları duvarlardaydı; efsanevi mektupları dosyalarda... Ansızın terk edilmişliğine, iki çocukla bir başına konuvermişliğine, arkadan hançerlenmişliğine rağmen yırtıp atmamış, zarflarında saklamıştı mektuplarını Piraye... Hasreti depreştikçe, öfkesi bilendikçe sil baştan okumuş muydu; okudukça hepsini ateşe atmayı kurmuş muydu; bilmem; ama kıyamamıştı işte... Ne oğluyla, ne torunuyla konuşmuştu bu konuda...

Kederini içine gömmüş ve mütemadiyen susmuştu. Evi gezerken, merakla izini sürdüğüm bütün suskun kadınları düşündüm: Piraye'yi, Fikriye'yi, Latife Hanım'ı, Berin Hanım'ı... Sözün sükûttan çok prim yaptığı gürültülü bir dünyanın sessiz tanıklarını... Bir ateş çemberinden geçer gibi geçmişlerdi ateşli sevdaların pençesinden...

Sevmiş, sevilmiş, yaralanıp örselenmiş, sonra da "ne bir ses, ne de haber" gelmeyince, "bir deli hasretle öylece kalakalmışlardı". Kiminin yaşadığı kadere yorulmuştu, kimi nihayetsiz kederden yorulmuştu. Kimi fedakârlıklarının muhasebesine dalmıştı, kimi pişmanlıklarının... Herkesin bahsettiği adamı canıyla, etiyle tanıyıp ona dair bir cümle dahi söyleyememek, onun hatırasına hürmeten başka birine gönül verememek ve bu münzeviliği bir mağrur kilit gibi evinin kapısına mühürlemek, kim bilir ne çok hırpalamıştı onları... İçlerine attıklarından içleri kabarmış, ama hiç taşırmamışlardı. Ne bir sitem kırıntısı vardı susuşlarında, ne bir intikam belirtisi... Ruhlarında ince sızılar saklamış, nice yokluklara katlanmış, yine de parlak "ifşaat" tekliflerine kulak asmamış, ser verip sır vermemişlerdi. Çoğu, süpürge edilmiş saçlar, uzun manidar susuşlar ve arada bir kayboluşlarla tüketti inziva nöbetini... Bir hayat bilgisi dersi gibi, bir yabancı lisan gibi bükerek boyunlarını, günün birinde sükûtlarında sakladıkları tüm sırları toplayıp gidiverdiler. Bıraktıkları yegâne miras, satırlara işlemiş bir acı tortusu oldu.

"Bir erkek bu kadar suskun bekleyebilir miydi? Bir ömrü bunca sırla tüketebilir miydi" diye düşünürüm bazen... İhtimal dahi vermem.

O yüzden saygıyla anarım, ne zaman adları geçse...

Ve o Turgut Uyar şiirini yakıştırırım onların, eski bir konakta sessizce eceli bekleyişine... "ne zaman gülüm solar, ne zaman deniz, ne zaman akşam aldım anlayamadım, öldüm anlayamadım, almadığım akşam artık başucum dinlendirir bir şamdanın süsünü söyle ey Göksu akşamı, hafız burhan, ölüm ne zaman."
-Alıntı-

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/3/2009 - SİMURG EFSANESİ

Kategori: Ask-i Muhur

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2009 - 8. Edward&Wallis Aşk

Kategori: Ask-i Muhur

Amerikalı Sevgilisi İçin Tahtını Bıraktı-Eser BAYKUŞ
Wallis Simpson8. Edward

Dünyanın en yüce duygusu aşk... Kimi dağları delmiş kimi çöllere düşmüş bu yüce duygu için. Kimi de aşkının büyüklüğünü göstermek ve haykırmak için birbirinden güzel sanat eserleri yaptırmış.

Yeryüzünde yaşadıkları aşklarla efsane olanlar da vardır; Kleopatra ülkesini işgalden kurtarmak ve bu arada çok daha güçlü olmak için Roma İmparatoru Sezar'ı baştan çıkarttı. Sezar'ın sonunu hazırladıktan sonra, Roma'nın diğer güçlü adamı Antonius'la evlendi. Kleopatra hem Sezar’ın hem de Antonius'un sonu oldu.

Dali ile Gala, Nazım ile Piraye, Sultan Süleyman ile Hürrem, Leyla ile Mecnun, Romeo ile Jüliet, Bonnie ile Clyde yeryüzünde en bilindik aşklardandır. Aşkları efsaneleştiren aşıkların yaptıkları fedakarlıklardır. Fedakarlık deyince de akla ilk gelen İngiltere Kralı 8. Edward’ın aşkı için tahtından feragat etmesidir. İki kez evlenip boşanmış Amerikalı Wallis Simpson için tahtını bırakan Edward, aşkın ne kadar yüce bir duygu olduğunu tüm dünyaya göstermiş. Kral Edward, dul Amerikalı Wallis Simpson için tahtını terkedince, İngiltere tarihi mi değişti? Hayır... Ama kralların da aşık olunca, saltanatı terk edeceğini ve aşkın gücünü insanlık bir daha anladı ve 8. Edward bir neslin gözünde aşk sembolü oldu.

Wallis ilk evliliğini Birinci Dünya Savaşı’nda pilotluk yapmış olan denizci Winifield Spencer ile yaptı. Spencer ile evlendiğinde henüz 19 yaşındaydı. ABD´nin Baltimore şehrinde doğan Wallis Simpson, oldukça zengin bir aileden gelmesine rağmen, babasının ölmesiyle sıkıntılı bir genç kızlık dönemi geçirmişti. Evlendikten sonra kocasının alkol sorunu yüzünden hiçbir zaman bu evliliğinde mutluluğu yakalayamamıştı. Bu yüzden ilk evliliği kısa sürdü.

İlk evliliğinden kısa bir süre bu kez işadamı Ernest Simpson ile ikinci kez dünya evine girdi. Kocasının yoğun çalışma hayatı yüzünden boşluğa düştüğünü hissettiği bir dönemde İngiltere veliahtı 8. Edward ile tanıştı. İlk bakışta çekici bir kadın olmayan Wallis etrafındakileri kültürü, ince zevki ve neşesi ile tavlıyordu. Edward da bu ince zevke, kültüre ve bitmez neşeye vurulmuştu. Windsor Dükü Edwart çok zeki ve kültürlü üstelik bütün kadınların aşık olduğu yakışıklı bir adamdı. Prens Edwart, Wallis Simpson´ı tanır tanımaz onun büyüsüne kapılmıştı.

Edward ile Wallis ilişkilerini bir süre kapalı kapılar ardında yaşadılar. Wallis bir veliaht ile evlilik hayalleri içinde yaşarken Edward kendisine kocasından boşanmasını söyledi. Bu bir evlenme teklifiydi.

Wallis’in ikinci kocasına boşanma davası açtığı zaman İngiltere Kralı’nın ölmesi üzerine Veliaht 8. Edward’ın tahta çıktığı duyuruldu. Wallis mutluydu ama bilmediği bir şey vardı; 2 kere boşanmış bir Amerikalı kadınla, bir yabancıyla, bir kralın evlenmesine İngiliz yasaları, kiliseleri ve gelenekleri izin vermezdi. İki sevgili kavuşamayacak olmanın yeisi içindeydiler. Evlenmeleri mümkün değildi. Ayrılmayı bile denediler ama olmadı, birbirlerinden kopamadılar. Nihayet Edward kararını verdi; evleneceklerdi. Edward, 10 Aralık 1936’da deli gibi aşık olduğu sevgilisi dul Amerikalı Wallis Simpson ile evlenebilmek için, tacından ve tahtından vazgeçmeye karar verdi.

İngiltere halkı 8. Edward’ın aşkı uğruna tahtı bıraktığını radyodan Edward’ın kendi ağzında öğrendi. Kral Edward aşkı uğruna tahtını kardeşine bırakıyordu. Yalnızca 325 gün tahtta kalmıştı. Hem kraliyet ailesi hem de İngiltere halkı şok olmuşlardı. İlk kez başlarına böyle bir şey geliyordu. Edward’ın annesi Kraliçe Mary her şeye rağmen oğlunu reddetmemiş, ona Dük ünvanı (Windsor Dükü) ve Wallis’e de Düşes ünvanı verilmesini istemişti.

Edward’ın tahtı terk etmesinden 6 ay sonra Fransa’da evlendiler. Kraliyet ailesi tarafından dışlanmışlar ama tüm dünya halkı onları aşkın sembolü yapmıştı. Bilhassa romantik Fransa halkı peri masalına benzer aşk hikayesine bayılmış, Edward ile Wallis’i can-ı gönülden kabul etmişlerdi.

Edward ile 36 yıl evli kaldılar, ta ki Edward’ın öldüğü 1972 yılına kadar. Bu 36 yıllık süreç yüzyılın aşkı hakkında birçok dedikodunun türemesine neden oldu. Wallis hiçbir zaman tüm kalbiyle sevmediği Edward’a karşı her zaman derin bir saygı beslemiş ama gönlünü başka erkeklerle eğlendirmeye de devam etmişti. Peri masalı belki dış görünüşte bozulmamıştı ama o civarda yaşanlar için destansı aşk hikayesi çoktan sonra ermişti. Dedikodular o kadar ileri gitti ki, Wallis’in Edward ile hiç cinsel ilişkiye girmediği, kadınlardan hoşlandığı, kendisine kadın aşık edindiği söylenir oldu.

Wallis, Edward öldükten sonra 14 yıl daha yaşadı. Bu süre zarfında hakkındaki dedikodular devam etti ama söylenen hiçbir söz aşka inananları onların aşklarının yüzyılın aşkı olduğuna dair olan kanaatlerinden vazgeçiremedi.

Ama yıllar sonra aşk paraya yenildi; Aşkıyla evlenmek uğruna İngiltere tahtından vazgeçen Kral 8'inci Edward ile eşinin çok özel eşyaları, Roma'da düzenlenen müzayedede satışa çıkarıldı.

Aşık olduğu Amerikalı dul kadın Wallis Simpson için tahtından feragat eden Kral 8'inci Edward'ın özel eşyaları, Roma'daki Christie's müzayede evinde satışa çıkarıldı. Müzayedede 8'inci Edward'ın Simpson'a yazdığı 14 aşk mektubu da yer alıyordu. Aşk mektuplarında Edward sevgilisine onu ne kadar çok sevdiğini defalarca dile getiriyordu. Açık artırmaya çıkarılan eşyalar arasında çiftin birlikte çektirdikleri fotoğraflar, işlemeli akikler Simpson'a ait eldiven ve çanta da bulunuyordu. Müzayede evi 187 parça eşyaya 400 bin Euro fiyat biçiyordu. Yani aşkın bedeli 400 bin Euro’ydu.

Henüz bitmemişti. Bu sefer de 8. Edward ile ilgili bir kitap ortaya çıktı. Kitapta yazılanlara göre Edward bir naziydi.

...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2009 - Heloise’den Abelard’a Mektup

Kategori: Ask-i Muhur
'ben böyle seviyorum işte:
zarafetini, gaddarlığını,
inceliğini, kabalığını;
olduğun şairi,
olmadığın erkeği seviyorum.

bir zamanlar çocuk olduğun
ve bir gün ceset olacağın için
seni seviyorum.
hem gövdeni, hem aklını seviyorum.
yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil,
koltuk altının terini de seviyorum.
kanımı tutuşturan gücünü de,
çocuk gibi elinden tutma hissi uyandıran
güçsüzlüğünü de seviyorum...

tanrı böyle sevemiyorsa
ben de sevgimi tanrı yaparım!

Heloise


Fransa’da bir din felsefecisi olan Pierrie Abelard ve aynı zamanda öğrencisi olan sevgilisi Heloise ile çok dramatik bir aşk hayatı yaşadılar. Dönemin baskıcı din anlayışı ve toplumu, onları çok zor durumlarda bırakmış, bir müddet ayrı yaşamalarına neden olmuşlardır. Bu ayrı kaldıkları dönemlerde birbirlerine mektuplar ve şiirler göndermişlerdir. Yukarıdaki satırlar o mektuplardan birinin içinde vardır.
Abelard’ın vefatından yaklaşık yirmi yıl sonra sevgilisi Heloise de vefat etmiştir ve pek çok muhalif sanatçının da naaşı bulunan (Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Oscar Wilde, Moliere, Edith Piaf) Pere Lachaise’de mezarları yan yana bulunmaktadır. Mezarları sık sık sevdalıların ziyaretine uğrar ve çiçekleri hiç eksilmez. Yaşarken birbirlerine doyamayan bu âşıklar, şimdi sonsuzluk yolunda bir aradadırlar… '-Tolga ARASAN-

...yanıtlamadım mektubunu, yapamadım
öyle perişandım ki...
perişanlık değil de, utanç içindeydim.
fark ettim ki, duygularımı açmasaydım sana,
bırakmayacaktın kendini.
her zaman üstündün benden, hele duygularda...
ıstırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.
kabahatliyim.

hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.
mektup denemezdi ki ona,
bir hıçkırıktı
erkek kadının karşısında ağladığında,
babası, kardeşi, sevgilisi.... kim olursa olsun,
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.

ah! seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
utanç içindeyim,
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
beni bağışlamanı dileyemem senden.
sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.

artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
olan oldu ikimize de.
açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı
mektup yazalım.
seni böyle rahatlatırım ancak.
beni böyle rahatlatırsın ancak.
elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
hayatımızı mahvettiler,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
karın olarak sesleneceğim sana.
kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
mutluymuş gibi yaşayan,
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan

inkar etme beni, kendini, ya da bizi.
yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
yanında gezdireyim mektuplarını,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
kıskanmaya gücün varsa,
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum, kadınca...
beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
aşkın can damarı oldu hayatımın.

küçücük bir kuş gibiyim.
havam sensin, es üstüme.
küçücük bir balık gibiyim.
suyum sensin, ak üstüme.
suskunluğun çöl olur bana.
suskunluğunda boğulurum.

görevimin başına dönüyorum şimdi.
içim rahat gidiyorum, sayende.
buraya sen gönderdin beni.
bana ana diyorlar.
senin anan olamam ki
karım demelisin bana.
ben senin karınım.

(...)
peşine taktım gözlerimi.
beni burada bıraktığında da öyle.
şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.
o gözlerin yaş dökmesi garip mi? yanılma, merhamet değil istediğim.
belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.
zulmetme bana, reddetme beni.
senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:
bir mektup... bu kez senden bana.

bırak, sana ait her şeye sadakatle üzüleyim.
bahtsızlık da olsa, her şeyi bileyim.
iç çekişlerim karışırsa seninkilere,
belki ikimizinde acısı hafifleyecektir, ne dersin?

içimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,
mektubumu şöyle de bitirebilirim:
sonsuza kadar, elveda...

(héloise)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2008 - Aşk Acısı...

Kategori: Ask-i Muhur
Tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak...Evinin seni içine
sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
Sokağa fırlayacaksın...Sokaklar da dar gelecek...Tıpkı vücudunun yüreğine
dar geldiği gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...Kendini
taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin..
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...´Önemli olan sağlık.´
´Yaşamak güzel.´ ´Boşver, her şey unutulur.´Sen hiçbirini duymayacaksın...
Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...´Ölüme çare bulundu´ ya da ´Yarın
kıyamet kopacakmış´ deseler
başını kaldırıp Ne dedin?´ diye sormayacaksın...Yalnız kalmak
isteyeceksin...Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...Neredeyse dakika dakika...Ama kötüleri
atlayarak...Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittiğin yerlere gitmek... Bu sana hiç iyi gelmeyecek...Ama bile bile
yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın... Aslında
kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin...
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....Aksini iddia
edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...Hiçbir şey
oyalamayacak seni...İlaçlara sığınacaksın...
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.Sadece bir müddet
buzlu camın arkasından seyrettiren...
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
Aradıklarım Boğazın düğümlenecek,
dinleyemeyeceksin...Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahı iple çekeceksin...Bazen güneş doğmasa´ diyeceksin...Ne
geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle
önüne çıkana sarılmak isteyeceksin
Nafile...Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...Rüyalar göreceksin,
gerçek olmasını istediğin...
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin...
Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
Aramayacağını bile bile...Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...Ağlamaklı
konuşacaksın arayanlarla...
Yüreğin burkulacak...Canın yanacak...Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...Onun sesini bir kez daha
duymak için yanıp tutuşacaksın...
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin...
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...Onunla hiçbir anının olmadığı bir
yerlere gidip yerleşmek...
Ama bir umut...Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...Bu umut seni
gitmekten alıkoyacak...
Gel gitler içinde yaşayacaksın...Buna yaşamak denirse...
Razı mısın bütün bunlara...?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/9/2008 - ADALET...

Kategori: Ozdemir Asaf



İnsansız adalet olmaz
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/9/2008 - HER GİDENDEN BİR GÜLÜMSEME KALIR...

Kategori: Asli Durak



Zaman siler acıları
Kinin biley taşı kırılır

Hüzün birikir elbet
Issız sular şiire karışır

Yıllanmış bir ömürdür közden küle dönüşen
Ateş söner, kül savrulur

Kış bir kardelene yenik düşer
Gök, uçan kuşun kanadına

Sen ey kalbim, titremez misin
Uzak bir hatıra gelip dayanınca kapılarına?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/9/2008 - AKIL GÖZÜ xD

Kategori: Ozdemir Asaf



Seni bulmakdan önce aramak isterim,
Seni sevmekten önce anlamak isterim...
Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
Sana hep hep yeniden başlamak isterim...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/8/2008 - BENCE SEN DE SIMDI HERKES GIBISIN...


Gözlerim gözünde aski seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence simdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçiyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktim da iste iyice
Anladim ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karisti simdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de simdi herkes gibisin ...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Her sey sona erdi Anladım başka bir baharın gülüsün Çok üzülmedim Artık başka bir masalın sözüsün...

Kategoriler

Arkadaşlarım

qronikcaplonbaa
ahmetnuray